İncitmemek İçin Çok Çaba Harcıyorum Ama Sürekli İnciniyorum
Bazı insanlar vardır; konuşurken kelimelerini tartar, bir mesajı atmadan önce defalarca okur, bir tartışmada karşı taraf üzülmesin diye kendi kırgınlığını içine gömer. İnsan ilişkilerinde nazik olmayı, dikkatli davranmayı, kimseyi incitmemeyi bir karakter meselesi hâline getirirler. Fakat çoğu zaman hayatın ironisi tam burada başlar: En çok incitmemeye çalışanlar, en çok incinen insanlar olur.
Bu durum yalnızca “fazla hassas olmakla” açıklanamaz. Çünkü mesele duygusal kırılganlıktan çok daha derindir. Aslında burada görünmeyen bir beklenti vardır: “Ben kimseyi kırmıyorsam, kimse de beni kırmamalı.” İnsan zihni ilişkilerde çoğu zaman kendi davranışını ölçü kabul eder. Oysa herkes aynı özeni, aynı empatiyi, aynı duygusal farkındalığı taşımaz. İşte kırgınlıkların büyük kısmı da bu eşitsizlikten doğar.
İncitmemeye çalışan insanlar genellikle karşı tarafın ruh hâlini kendi ruh hâllerinden daha fazla önemserler. Bir cümlenin tonunu düşünür, yanlış anlaşılmaktan çekinir, karşısındaki kişinin geçmiş yaralarını bile hesaba katmaya çalışırlar. Ancak aynı dikkati kendileri için göremediklerinde içten içe yıpranırlar. Çünkü verdikleri emeğin görünmediğini hissederler. Bu da zamanla şu düşünceyi doğurur: “Ben bu kadar dikkat ederken insanlar nasıl bu kadar kolay kırabiliyor?”
Buradaki temel sorun, çoğu zaman sınır koymayı unutmakla ilgilidir. Sürekli anlayışlı olmak, sürekli alttan almak, sürekli empati yapmak; insanı iyi biri yapabilir ama aynı zamanda görünmez bir yükün taşıyıcısına da dönüştürebilir. Çünkü bazı insanlar sizin sessizliğinizi olgunluk değil, dayanıklılık sanır. Dayanabildiğinizi gördükçe daha fazlasını yüklerler.
Oysa duygusal incinmişlik her zaman insanların kötü olmasından kaynaklanmaz. Bazen insanlar sadece sizin kadar ince düşünmüyordur. Bazen onların normali, sizin kırılma sebebiniz olabilir. Herkesin sevgiyi gösterme biçimi, iletişim dili ve duygusal kapasitesi farklıdır. Fakat bunu bilmek, incinmeyi tamamen ortadan kaldırmaz. Sadece kişisel algılanan bazı şeylerin aslında herkesin karakter yapısıyla ilgili olduğunu fark ettirir.
Bir başka gerçek de şudur: Sürekli başkalarını koruyan insanlar, çoğu zaman kendilerini korumayı öğrenemezler. “Ayıp olur”, “Yanlış anlaşılırım”, “Kalbi kırılır” diye diye kendi kırgınlıklarını erteleyen kişi, zamanla iç dünyasında biriken sessiz yaralarla yaşamaya başlar. Ve en tehlikelisi de budur; dışarıdan sakin görünen ama içten içe yorulmuş bir ruh hâli.
Belki de mesele insanları hiç incitmemek değildir. Çünkü bu neredeyse imkânsızdır. En iyi niyetli insan bile bazen istemeden kırabilir. Asıl mesele hem başkasını düşünürken hem de kendini ihmal etmemeyi öğrenmektir. Empati kadar özsaygıya da ihtiyaç vardır. Başkalarının kalbini korumaya çalışırken kendi kalbini savunmasız bırakmamak gerekir.
İnsan ilişkilerinde gerçek denge, yalnızca nazik olmakla kurulmaz; gerektiğinde sınır çizebilmekle de kurulur. Çünkü sürekli incinen insanların çoğu kötü insanlardan değil, kendilerini hep ikinci sıraya koymaktan yorulurlar.
Ve belki de insanın kendine sorması gereken en önemli soru şudur:
“Ben herkesi kırmamaya çalışırken, kendimi ne kadar koruyabiliyorum?”