KADIN CİNAYETLERİ: BİR ASAYİŞ SORUNU DEĞİL, ULUSAL GÜVENLİK MESELESİ

Türkiye’de kadın cinayetleri uzun süredir kamuoyunun vicdanını yaralayan bir başlık. Ancak meseleye hâlâ büyük ölçüde “asayiş olayı” çerçevesinden bakılıyor. Oysa bugün gelinen noktada, kadın cinayetlerini yalnızca bireysel suçlar olarak okumak ciddi bir analiz hatasıdır. Bu tablo, doğrudan kamu düzenini, toplumsal istikrarı ve devletin güvenlik kapasitesini ilgilendiren çok katmanlı bir güvenlik sorunudur.

Nis 21, 2026 - 07:25
KADIN CİNAYETLERİ: BİR ASAYİŞ SORUNU DEĞİL, ULUSAL GÜVENLİK MESELESİ

Son dönemde yeniden gündeme gelen Gülistan Doku dosyası bu açıdan kritik bir örnek. Yıllarca sonuçlandırılamayan bir soruşturma, sadece bir ailenin değil, toplumun tamamının devlete olan güvenini aşındırır. Güvenlik perspektifinden bakıldığında burada asıl mesele, bir olayın çözülüp çözülmemesinden öte; devletin olayları çözebilme kapasitesine dair oluşan algıdır.

Dosyanın yeniden ele alınması ve sürecin kararlılıkla yürütülmesi ise başka bir gerçeği gösterdi: Kurumsal mekanizmalar doğru işletildiğinde, sonuç almak mümkündür. Süreci yöneten kadın başsavcının, ihmali olan tüm aktörleri —gerekirse üst düzey idari makamları dahi— sorgulatabilmesi, Türkiye’de “dokunulmaz alanlar” algısının kırılabileceğine dair önemli bir örnek sundu. Bu, sadece hukuki değil, aynı zamanda güvenlik bürokrasisi açısından da kritik bir eşiktir.

Ancak burada durup şu soruyu sormak gerekiyor: Neden bazı dosyalar yıllarca beklerken, bazıları yeniden açıldığında ilerleyebiliyor? Bu durum, Türkiye’de güvenlik ve adalet mekanizmalarının standart bir refleksle değil, çoğu zaman konjonktürel baskılarla çalıştığı yönündeki eleştirileri güçlendirmektedir.

Kadın cinayetleri özelinde bakıldığında üç temel güvenlik açığı öne çıkıyor:

Birincisi, erken uyarı ve önleme zafiyeti. Şiddet vakalarının büyük bir kısmı, cinayetten önce çeşitli sinyaller vermektedir. Tehditler, uzaklaştırma kararları, daha önce yapılmış şikâyetler… Ancak bu veriler, entegre bir risk analizine dönüştürülemediği için olaylar önlenemiyor. Bu, klasik kolluk refleksinin ötesinde, veri temelli bir güvenlik yaklaşımının eksikliğine işaret etmektedir.

İkincisi, caydırıcılık sorunu ve cezasızlık algısı. Güvenlik literatüründe caydırıcılık, yalnızca cezanın varlığıyla değil, uygulanma kesinliğiyle ölçülür. Eğer fail, sistemin kendisine ulaşamayacağını ya da sürecin uzayacağını düşünüyorsa, bu doğrudan suç işleme eşiğini düşürür. Türkiye’de kadın cinayetlerine ilişkin bazı dosyaların uzun sürmesi ya da yeterince şeffaf yürütülmemesi, bu algıyı beslemektedir.

Son olarak ise kurumlar arası koordinasyon eksikliği. Emniyet, jandarma, yargı ve sosyal hizmetler arasında tam entegre bir mekanizma kurulamadığı sürece, risk altındaki kadınların korunması büyük ölçüde tesadüfe bırakılmış olur. Oysa modern güvenlik anlayışı, sadece suç olduktan sonra müdahale etmeyi değil, suçu doğmadan engellemeyi esas alır.

Bu noktada medyanın rolü de göz ardı edilmemelidir. Dosyaların gündemde kalması, kamuoyu baskısının oluşması ve süreçlerin şeffaflaşması açısından gazetecilik kritik bir işlev görüyor. Ancak burada da hassas bir denge var: Olayları sansasyonel bir dille sunmak değil, yapısal sorunları görünür kılmak esastır.

Kadın cinayetleri meselesi aynı zamanda bir siyaset meselesidir. Çünkü güvenlik politikaları, doğrudan siyasi tercihlerin ürünüdür. Önleyici mekanizmaların güçlendirilmesi, cezai yaptırımların etkin uygulanması ve kurumsal reformların hayata geçirilmesi, siyasi irade olmadan mümkün değildir.

Sonuç olarak; kadın cinayetleri, bireysel trajedilerden ibaret değildir. Her bir olay, devletin güvenlik mimarisine, hukuk sistemine ve toplumsal düzenine dair bir testtir. Gülistan Doku dosyasının yeniden gündeme gelmesi, bu testin hâlâ devam ettiğini göstermektedir.

Asıl mesele ise şu: Türkiye, bu sınavı sistematik bir dönüşümle mi geçecek, yoksa her yeni olayda yeniden mi başa dönecek?