Karamsarlığın Sözcüleri
Eşimle birlikte geçtiğimiz günlerde akşam haberlerini izlerken kanalı değiştirme ihtiyacı hissettik. Çünkü adeta bir felaket akışına maruz kalıyormuşuz hissine kapıldık. İnsan akşam haberlerini izlerken ya da sosyal medyada gezinirken, kesintisiz bir karamsarlık bombardımanına tutuluyor.
Elbette dünyanın zor bir dönemden geçtiği inkâr edilemez. Savaşlar, krizler, ölüm haberleri, ekonomik daralmalar… Ancak yoğunluk, yalnızca yaşanan gerçeklikten değil, aynı zamanda bu gerçekliğin nasıl anlatıldığından da besleniyor. Dahası, toplumlarda yükselen karamsarlık ve umutsuzluk kendiliğinden ortaya çıkmış masum bir ruh hâli değil.
Karamsarlık, zamanla bir dünya görüşüne, hatta bir hegemonya biçimine dönüştü. İnsanlara yalnızca “zor zamanlar” anlatılmıyor; aynı zamanda “hiçbir şeyin değişmeyeceği”, “çabanın anlamsız olduğu”, “geleceğin kapalı olduğu” fikri sistematik biçimde telkin ediliyor.
Karşımızda toplumsal ölçekte üretilen, yayılan ve yeniden üretilen bir karamsarlık dili var. Daha da kötüsü, bu ruh hâli zamanla “akıllıca” bir tavır gibi sunuluyor.
“Bu ülkeden bir şey olmaz”, “gençlerin geleceği yok”, “herkes yurt dışına gitmek istiyor” gibi genellemeler, bir gerçeklik tespiti olmanın ötesinde, bir kültürel kuşatma işlevi görüyor. Bu söylem, entelektüel bir üstünlük kurma iddiasıyla dolaşıma sokuluyor.
Karamsarlığın müzisyenleri, insanlara sürekli aynı melodiyi dinletiyor.
Bu süreçte ciddi bir zihinsel tahribat yaşanıyor. Batı merkezli düşünen aydın çevreler ise bu dilin gönüllü taşıyıcılığını üstlenmiş durumda. Bu kesim, uzun zamandır topluma yol göstermekten çok, toplumu yargılayan bir pozisyona yerleşmiş durumda. Öyle ki halkı anlamaya değil, halktan uzaklaşmaya dayalı bir entelektüel konfor alanı inşa ettiler. Kendi başarısızlıklarını, tarihimizle kuramadıkları bağı ve kendi üretimsizliklerini, toplumun geneline teşmil ederek rahatlıyorlar.
Batıcı aydınların dilinde Türkiye hep “eksik”, toplum hep “yetersiz”, tarih ise aşılması gereken bir yük olarak resmedilir. Onlara göre Batı’da yaşanan her kriz “geçici”, bizdeki her sorun ise “yapısal”dır.
Bu çevreler, yaşanan her olumsuzluğu kanıt gibi kullanarak “zaten olmazdı” demenin güvenli limanına sığınırlar. Mücadeleye mesafe koyarlar, sorumluluktan kaçınırlar, risk almazlar. Çünkü bir şeyin düzelme ihtimali, onların yıllardır kurduğu zihinsel konforu bozar. Umut, bu yüzden onları rahatsız eder. İyimserlik, bu yüzden onlara göre “tehlikelidir”.
Topluma sürekli “başaramazsın” diyenler aslında kendi tükenmişliğini genelleştirmektedir. Kendi kopuşunu evrensel bir kader gibi sunmakta, kendi yabancılaşmasını toplumsal bir gerçeklik diye pazarlamaktadır.
Oysa tarih, hiçbir toplumun karamsarlıkla ayakta kalamadığını gösteriyor. İnsanlık, kendini var edebilmek için yüzyıllardır anlamı, umudu ve imkânı birlikte aradı. Çoğu zaman bu arayış, büyük yıkımların içinden filizlendi.
Bu karamsarlık dilinin gerçeği anlatmadığını gösteren hikâyeler de gözümüzün önünde duruyor.
Geçtiğimiz günlerde gazetelerde, 6 Şubat depreminde Adıyaman’da bir apartmanın enkazından saatler sonra çıkarılan Sefa Yapıcı’nın hikâyesini okudum. Hayatının en ağır yükünün altından sağ çıkmıştı; ancak ablasını, kız kardeşini ve toplamda 10 yakınını aynı binada kaybetmişti. Enkazın tozu henüz üzerine sinmişken “bitti” demedi. Çadırda ve prefabrik evde geçen günlerde ders kitaplarını yeniden eline aldı; acısını inkâra değil, çalışmaya dönüştürdü. Bugün Kocaeli Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde eğitim gören Sefa, ileride ablası ve kız kardeşinin adını yaşatacak projeler üretmeyi ve insanların hayatına dokunmayı hedeflediğini söylüyor.
Bu yazıyı yazmama karar verdiren bir diğer şey de TRT Belgesel’de yayınlanan “Kararlılık” adlı program oldu. Evinden üretime katılan kadınlar, emeğiyle ayakta kalan insanlar, imkânsız denilen koşullarda yol açanlar anlatılıyordu. Anlatılan herkes hem umutluydu hem de geleceğe iyimserdi.
Çünkü iyimserlik soyut bir duygu değildir. Çalışarak, mücadele ederek, çabalayarak üretilir. Saf bir Pollyannacılık hiç değildir. Gerçekliği inkâr etmez; aksine gerçekliği görüp yine de yürümeyi seçer. İyimserlik bir irade biçimidir.
Toplum dediğimiz şey de tam olarak budur: Birlikte koşabilme yeteneği. Birlikte üzülmek, birlikte ayağa kalkmak, birlikte mücadele etmek… Biz bu anlamda örnek bir milletiz.
Biz, çocuklarını davul zurna eşliğinde askere uğurlayan bir toplumuz.
Bayrak haftasında çocukların bayrağı öperek taşıdığı bir hafızayı yaşıyoruz. Bayrağa saldırı olduğunda, Cumhurbaşkanımıza tehdit yöneltildiğinde bu ülkenin insanı bu tarihsel birikimle birleşiyor.
Bu tepkilerimiz elbette tesadüf değil; tarih boyunca verilen bağımsızlık mücadelelerinin, ortak acıların ve ortak sevinçlerin birikimi.
Millet olarak özgüvenli olmak zorundayız. Karamsarlık hegemonyasına karşı mücadele etmeliyiz.
Bu topraklarda cesaretin bitmeyeceğini, fedakârlıkların tükenmez olduğunu, insan ve vatan sevgisinin silinemeyeceğini tekrar tekrar kendimize hatırlatmalıyız.
“Biz beceremeyiz, biz yapamayız” diyenlere karşı gür sesle; “Türk öğün, güven, çalış” sözünü şiar edinelim.
Millet olarak kendimize, insanımıza ve devletimize güvenmemiz gerekiyor. Bizim başaramayacağımız hiçbir şey yok.
Biz iyimserliğin ritmini tutalım ve unutmayalım bu topraklarda o ritmi tutacak hafıza, irade ve devlet geleneği fazlasıyla vardır.