Kırılan Gururu Ayağa Kaldırmak
Çin kaynaklarında, bozkır savaşçı Türkler için “gökten gelen gururlu adamlar” diye söz edilir.
Bu ifade bir romantizm olsun diye kayıtlara geçmemiştir şüphesiz. Daha çok bir hâli anlatır ve boyun eğmeyi bilmeyen, kendini ezdirmeyen, pazarlıksız ve namuslu bir insan karakterine işaret eder.
Dönemin kültürü yalnızca bir yaşam biçimi üretmemiş, onurlu, namuslu ve gururlu insanlar da yetiştirmiştir.
O gururlu insanlar kimi zaman bozkırda, kimi zaman bir kuşatma hattında, kimi zaman cephe gerisinde… İstanbul’un surları önünde de, Büyük Taarruz’un sabahında da. Rüzgârı keskin, gecesi soğuk, bekleyişi uzun olurdu. Ama o hayat insanı ezmiyor, aksine ona bir istikamet ve omurga veriyordu.
Kapıdan içeri giren, sırtındaki yükü çıkarırdı belki ama onurunu çıkarmazdı. Paylaşmayı bilirdi ama el açmayı bilmezdi. Zor gün görürdü, ama zora razı olmazdı. Gurur dediğimiz şey, gösterişli bir kibir değil; insanın, ayakta kalma ahlâkının adıydı.
İşte bu yüzden biz Türkler, dik durabilmenin izlerini tarih sayfalarına yazdık; bağımsızlık da bizim için daima bir şiar oldu.
Yaşadığımız devletlerin adı değişti, sınırları değişti, çağları değişti ama bağımsız yaşama irademiz değişmedi. Namuslu, dürüst, ben merkezli olmayan ve kardeşlik duygusu yüksek insan modeli bu topraklarda içselleştirildi.
Geldik bugüne. Şimdi birbirimize “nerede o gururlu adamlar?” diye soruyoruz.
Kimi zaman yaşadığımız kırılmaların ardından bir özlemle, kimi zaman bir isyanla… kimi zaman da kendimizi hesaba çekerek…
Geçtiğimiz günlerde can dost bir arkadaşımla bu mesele üzerine uzun uzun sohbet ettik. O da büyük bir özlemle o gururlu insanları arıyordu. Tabii bu arama onda karamsarlık duygularını da yükseltmiş.
Kabul edelim ki dünya zor bir dönemden geçiyor. Güç dengeleri var, büyük oyuncular var, hegemonik alanlar var. Yine kabul edelim ki kimsenin romantik hayallerle ayakta kaldığı bir çağda yaşamıyoruz.
Bu küresel düzende toplumlar tanklardan önce zihinlerde, hafızalarda ve kimliklerinde teslim alınıyorlar. Ciddi bir kültürel çözülmenin içinden geçtiğimiz gerçeğini de biliyoruz.
Aile “yük”, gelenek “engel”, aidiyet “tehdit”, inanç “önemsiz” millî bilinç ise “tehlikeli” ilan ediliyor. Bunun yerine köksüz bir birey tasavvuru dayatılıyor. Tarihiyle bağı zayıf, ortak yaşama fikrine mesafeli, yalnızca kendi konforunu düşünen bir insan tipi…
Tüm bunlarla beraber toplumun gururu da yerle bir ediliyor. Kendine güvenmeyen, tarihine kuşkuyla bakan, geleceğini başkalarının senaryolarına teslim eden bir ruh hâli.
Bu ortam dünden bugüne yeni kurulmadı. Yaklaşık yüz elli yıldır Batıcı mandacı zihniyetin yönlendirmesiyle adım adım inşa edildi. Bu zihniyet, toplumu Batı üzerinden devşirmeye çalıştı. Batı yalnızca bir coğrafya değil; ahlaki, estetik ve epistemik bir ölçü olarak sunuldu. Doğru, güzel ve ileri olanın tek adresi gibi de gösterildi.
Emeğin değer kaybettiği, üretimin kenara itildiği, insan hayatının piyasalaştırıldığı ve edingenleştirildiği bir düzen inşa edildi böylece.
Hâlâ bu tabloyu okuyamayanlar varsa, sağında solunda dolaşan “zaman böyle”, “başka türlüsü mümkün değil”, “biz zaten başaramazdık” cümlelerinin nasıl olağanlaştırıldığına bir baksınlar.
Bu çözülme bugün güç kazanmış gibi görünebilir. Medyada, popüler kültürde, akademik söylemlerde hâkim olabilir.
Hatta daha ileri gidelim: Özel çıkarcı sistem ile insanlık merkezli bir düzen arasındaki mücadelede, insanlık kaybetmiş gibi gözüküyor.
Fakat karamsarlık yaratmamalı. Çünkü geçici bir durum bu. Zira bu kültür insanlığın hiçbir temel sorununa cevap üretemez.
Üretemediği için de o gururlu adamlara duyulan hasret büyüyor.
Dünya ve ülkemiz neoliberal özel kâr sistemi içinde çözülemeyecek sorunların eşiğinde büyük yıkımlarla yüz yüzedir. Çevre krizinden toplumsal çöküşe, yalnızlıktan şiddete kadar yaşanan her şey bunu gösteriyor.
Çadıra dönme veya nostalji üretme gibi dertlerim yok. Ama o ruhu anlatmak gibi bir zorunluluğumuz var.
Yaşadığımız topraklarda insani olanı, en müşkül zamanlarda bile dirençle ayakta tutan bir birikim var. Türkiye’yi her bakımdan güçlendirecek olan da tam olarak bu mayadır.
Üretimi merkeze alan, emeği onurla buluşturan; namuslu olmayı millî kültür ve inançla birlikte düşünen iradeyi yükseltmeye ihtiyacımız var.
Ve bu toprakların “gururlu adamlarının” yeniden cesaretlenmesinin eşiğindeyiz.