Söz Sahibi Türkiye

May 16, 2026 - 00:23
May 16, 2026 - 01:53
Söz Sahibi Türkiye

Uluslararası sistem uzun yıllar boyunca “kurallar”, “küresel kurumlar” ve “karşılıklı bağımlılık” söylemleri üzerinden tarif edildi. Bu dünyanın temel iddiası şuydu: Savaş ihtimalleri azalacak, diploması güç siyasetinin önüne geçecek ve entegrasyon, devletleri daha uzlaşmacı hâle getirecekti.

Fakat yaşanan gelişmeler, teoride savunulan bu çerçevenin pratikte karşılık bulmadığını insanlığa gösterdi. Hatta yer yer ağır bir biçimde yüzümüze de çarptı.

Bugün artık uluslararası sistemin merkezinde yeniden güç, caydırıcılık ve devlet kapasitesi bulunuyor. Şöyle bir dünyaya baktığınızda da, sınırlarıyla beraber etki alanlarını koruyabilen devletlerin ayakta kalabildiğini görüyorsunuz. Bununla bağlantılı olarak savunma sanayii alanı da doğrudan devlet kapasitesi, teknolojik bağımsızlık ve milli egemenlik meselesi hâline geliyor.

Hatta, Türkiye’nin yakın geçmişte ödediği bedeller düşünüldüğünde bu gerçek daha da çarpıcı bir anlam kazanıyor. Bununla birlikte Doğu Akdeniz’deki gerilim, Mavi Vatan’daki silahlanma hareketliliği, Karadeniz’deki güç dengeleri ve küresel sistemin yeniden sertleşmesi gibi gelişmeler, soyut barış söylemlerinin tek başına yeterli olmayacağını açık biçimde gösteriyor.

İsterseniz bunlar sizin gündeminizde olmasın…

Ama dünyanın gündeminde olduğu kesin!

Nitekim, YILDIRIMHAN’ın tanıtımının ardından yabancı basında oluşan yankı bile bunun somut göstergelerinden biriydi. İsrail basınından Mako, Türkiye’nin son yıllarda askerî alanda ciddi bir sıçrama yaptığını yazarken; Kikar gazetesi “Türkiye’den gelen cehennem” başlığını kullandı. Yunan basınından Economico ise Türkiye’nin askerî kapasitesinin bölgedeki dengeleri değiştirebileceğini ifade etti. İsrail medyasından Maariv’in değerlendirmesi ise bu tabloyu daha geniş bir çerçeveye taşıdı: “Türkiye müthiş bir küresel güç olma yolunda.”

Güç, Teknoloji ve Devlet Kapasitesi

Elbette yeni dönem dünyasında devletlerin savunma kapasitesi; teknoloji üretme, sistem inşa etme ve stratejik dayanıklılık oluşturma becerileriyle doğrudan ölçülüyor. Çünkü, seri üretim kapasitesi, mühimmat stok derinliği, elektronik harp kabiliyeti, yazılım üstünlüğü ve katmanlı hava savunması artık en az klasik askerî güç kadar belirleyici hâle geldi.

Türkiye’de bunlara önem vererek, enerji tesislerinden limanlara, lojistik merkezlerinden dijital altyapılara kadar uzanan bu yeni güvenlik mimarisi içerisinde savunma konseptiyle dikkat çekiyor. Üstelik bunun yanı sıra enerji koridorlarına erişim ve nadir toprak elementleri gibi stratejik kaynaklar da bu bütüncül yapının tamamlayıcı unsurları arasında önem kazanıyor.

Bu nedenle ülkemizin özellikle son yirmi yılda savunma sanayiinde attığı adımları tarihsel ölçekte bir bağımsızlık refleksi olarak ele almak doğru olacaktır. Yani Türkiye bütüncül bir sistem kuruyor.

Nitekim sosyal medyada ya da haber bültenlerinde neredeyse her gün yeni bir test görüntüsü, yeni bir platform veya yeni bir mühimmat sistemi görüyoruz. TUSAŞ eski Genel Müdürü Temel Kotil de, “Ürünlerimiz buzdağının su üstünde kalan kısmı. %70’i su altında, o da bizde. Neler olduğunu bir bilseniz…” diyor.

Bayraktar, TB2-TB3, AKINCI, KIZILELMA, ANKA, AKSUNGUR, KAAN, ATMACA, TAYFUN veya son olarak YILDIRIMHAN… Her biri birbiriyle bağlantılı, Türkiye’nin yeni nesil doktrinine uyum sağlayan stratejik yaklaşımın parçaları.

Tevfik Fikret’in yıllar önce kaleme aldığı şu dizeler, aslında zeminin tarihsel arka planına ışık tutuyor:

“O çelik parçası bir gün ehemmiyet alır;
Koca bir kavmin olur hâris-i istiklali;
Koca bir memleketin ırzı, hayatı, malı,
Ona vabeste kalır.”

“Biz Yapamayız” Psikolojisiyle Mücadele

Üstelik bu dönüşümlerin sadece teknik değil, psikolojik bir boyutu da var.

Türkiye, yıllarca üzerimize çöken “Biz yapamayız” duygusunun hâkimiyeti ile mücadele ede ede kendini geliştiriyor… Bu anlamıyla genç mühendisler yetiştiren, hipersonik füze teknolojilerini, yapay zekâ destekli savunma sistemlerini, elektronik harp kapasitesini ve uzay teknolojilerini tartıştıran yeni bir özgüven ikliminin oluşması önem ve anlam kazanıyor.

YILDIRIMHAN’ın tanıtımının ardından oluşan toplumsal heyecana bir bakınız mesela… Gözyaşlarına, güvene, umuda, “Biz de yapabiliriz” duygusuna… Dikkatle bakınız.

Birileri rahatsız olurken, insanımızın aidiyet duygusu güçleniyor!

Elbette bütün bunlar özellikle gençler açısından hayal ufkunu genişleten, özgüven oluşturan ve yeni kariyer hedefleri ortaya çıkaran bir motivasyon alanına dönüştü.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın savunma sanayiine verdiği stratejik önemin en önemli sonuçlarından biri de budur. Bu, bir gelecek inşası meselesidir. Ve gelecek işte böyle inşa edilir.

Neticede küresel sistemin kırılganlaştığı, blokların keskinleştiği ve güvenlik krizlerinin arttığı bir dönemde, kendi savunma teknolojisini üretemeyen ülkelerin bağımsızlıklarını koruması giderek zorlaşmaktadır. Türkiye ise milli devlet kapasitesini güçlendirme yönünde adımlarını sürdürmektedir.

Güçlü savunma sanayii; bağımsız dış politika üretme kapasitemizi artırmakta, diplomatik hareket alanımızı genişletmekte ve caydırıcılığımızı yükseltmektedir. Çünkü uluslararası sistemde nihai güvenceyi sağlayan unsurun hâlâ devlet ve ordu olduğu gerçeği değişmemiştir.

Bu başarıların kolay elde edilmediğini de unutmamak gerekiyor. Türkiye’nin savunma sanayiinde attığı her adımın içeride ve dışarıda çeşitli çevreleri rahatsız etmesi tesadüf değildir.

Sonuç olarak Türkiye, kendine güvenen bir akıl inşa ediyor; güçlü milli devlet refleksini ve bağımsız hareket etme iradesini daha da görünür kılıyor.

Asıl önemli olan da bu.

Bu vesileyle; savunma bağımsızlığı için emek veren tüm mühendislerimizi, teknik kadrolarımızı, güvenlik güçlerimizi ve şehitlerimizi saygı ve rahmetle anıyoruz.