HABİL MİSİN KABİL Mİ?
İç Anadolu’daki Kürt varlığı konuşulurken iki hata üst üste yapılır:
Birincisi, Kürtleri tek kalıp sanmak… İkincisi, İç Anadolu’yu “sonradan dolmuş bir apartman” gibi görmek…
Oysa İç Anadolu’da yaşayan Kürtlerin önemli bir kısmı, göçle gelmiş “yeni komşu” değildir; Anadolu’nun eski sakinidir. Bu yüzden onların sosyolojisini anlamanın yolu, meseleye sloganla değil; tarih, gündelik hayat ve vicdan üzerinden bakmaktır.
İç Anadolu Kürtleri denince akla tek bir tip gelmez. Konya hattında farklı, Ankara’nın güney ilçelerinde farklı, Aksaray çevresinde farklı hikâyeler vardır. Ama ortak bir damar da vardır: Bu damar, kimliğini saklamadan ama kimliğini devletle kavga başlığı yapmadan yaşamaktır.
İç Anadolu’ya ne zaman geldiler?
Kesin tarih “şu yıl, şu gün” diye yazılmaz; çünkü bu yerleşim tek dalga değildir. İç Anadolu’daki Kürt yerleşimleri genelde üç ana süreçte şekillenir:
• Osmanlı dönemi iskânları: Devletin asayiş, vergi düzeni, aşiretler arası çatışmaların azaltılması ve sınır–iç hat dengesi gibi gerekçelerle yaptığı yerleştirmeler. Bu yerleştirmeler yüzyıllara yayılan bir süreçtir.
• Savaş, kıtlık ve ekonomik dalgalar: Anadolu’nun her yerinde olduğu gibi, geçim derdi insanı yer değiştirir. İç Anadolu’ya doğru iç göçlerin bir kısmı da bu zeminde olur.
• Cumhuriyet dönemi iç yer değiştirmeler: Devletin güvenlik ve asayiş politikalarının etkilediği dönemler olmuştur; ama bu, İç Anadolu’daki Kürt varlığının tamamını açıklamaz. Çünkü zaten bölgede köklü yerleşikler vardır.
Yani İç Anadolu’daki Kürt varlığı “bir günde olmuş” bir şey değildir. Bir kısmı çok eski yerleşik, bir kısmı daha yeni göçmen; ama toplam tablo, Anadolu’nun olağan tarihidir.
Sosyoloji: Aşiretten mahalleye, tarladan esnafa
İç Anadolu Kürtlerinin sosyolojisini anlatan en net cümle şu olabilir:
Devletle kavga eden bir sosyoloji değil; devletin içinde hayat kuran bir sosyoloji.
Bu cümle “herkes aynı düşünür” demek değildir. Elbette farklı siyasi tercihleri, farklı kimlik vurguları, farklı yaşam tarzları vardır. Ama geniş resimde şunları görürsün:
• Yerleşiklik güçlüdür: Köy düzeni, toprakla bağ, akrabalık ağları belirgindir.
• Çift dilli hayat yaygındır: Evde Kürtçe, dışarıda Türkçe; ya da tam tersi. Birçok yerde dil, kavga sebebi değil, gündelik hayatın doğal parçasıdır.
• Dindarlık ve muhafazakârlık etkili olabilir: Bu durum, “ayrılıkçı siyaset” ile araya mesafe koyan bir kültürel zemin de oluşturur.
• Devlet algısı daha kurumsaldır: Devlet “öteki” değil; okul, askerlik, tarım politikası, sağlık ocağı, tapu, belediye… yani hayatın içinde bir kurumdur.
Bu yüzden İç Anadolu Kürtlerini anlamak için “etnik sloganlar” yetmez; geçim, güvenlik, aile, eğitim, memleket gibi başlıklara bakmak gerekir.
Bakış açısı: Kimlik var, ama kimlik savaş değil
İç Anadolu’da yaşayan Kürtlerin büyük bölümünde şu dengeyi görürsün:
“Kürtüm” der; ama “Türkiye’ye aitim” cümlesini de aynı rahatlıkla kurar.
Onlar için kimlik, bir “kopuş gerekçesi” değil; bir “varoluş rengi”dir.
Bu çok kritik bir farktır.
Bir insan hem Kürt olup hem Türkiye’ye aidiyet duyabilir mi?
Bu soru bile yanlış sorudur. Çünkü Anadolu’nun gerçeği zaten budur:
İnsanlar aynı çatı altında farklılıklarıyla yaşar. “Ya o ya bu” dayatması, bizim tarihimizden çok, bizim kavgalarımızın ürünüdür.
Milliyetçi duruşları neden ayrılıkçı değil?
Burada “milliyetçilik” kelimesini doğru okumak gerekir. İç Anadolu’daki birçok Kürt için milliyetçilik:
• “Devleti zayıflatmak” değil,
• “Devleti güçlü görmek”tir.
Bu yaklaşımın içinde şunlar vardır:
• Vatan fikri: Toprakla kurulan bağ, mezarlıkla kurulan bağdır. “Dedemin mezarı burada” cümlesi, siyasal teoriden daha güçlüdür.
• Ortak kader fikri: Savaş, deprem, yoksulluk, gurbet… Aynı acılar paylaşıldığında “biz” duygusu güçlenir.
• Askerlik ve devlet tecrübesi: Birçok aile için askerlik, “aidiyet ritüeli”dir. Bu kültür, ayrılıkçı söyleme mesafeyi artırır.
Dolayısıyla İç Anadolu Kürtlerinin geniş bir kısmında “milliyetçi duruş” şu anlama gelir:
Bu devlet bizim; bu vatan bizim; bu düzen bizim.
Ayrılıkçılık ise “bizim” duygusunu parçalar. O yüzden mesafelidirler.
“Bu ülkenin şu kadarı benim, bu kadarı senin” sözü neden yanlıştır?
Çünkü ülke toprakla ölçülmez; hakla ölçülür.
Bir ülke, etnik hesapla bölüşülmez; vatandaşlıkla paylaşılır.
“Şu kadarı benim, bu kadarı senin” dediğin anda şunları kabul etmiş olursun:
• Aynı mahallede oturan insan artık komşun değil, rakibin olur.
• Aynı sınıfta okuyan çocuk artık arkadaşın değil, “karşı taraf” olur.
• Aynı bayrağın altında yaşayan insanlar artık kader ortağın değil, pay kavgası yaptığın kişiler olur.
Bu dil, kardeşliği bitirir. Üstelik sadece Kürt–Türk arasında değil; herkes arasında…
Bugün “Kürt–Türk” diye başlayan parçalama, yarın “Alevi–Sünni”, öbür gün “şehirli–köylü” diye devam eder. Ayrıştırmanın iştahı büyüktür.
İç Anadolu Kürtlerinin bu dili reddetmesi bu yüzden haklıdır:
Çünkü onlar bilir ki Anadolu’da hayat, “pay” ile yürümez; paylaşmak ile yürür.
Türkiye’yi Türkiye yapan unsurlar ve İç Anadolu Kürtlerinin payı
Türkiye’yi Türkiye yapan şey, tek bir kökün üstünlüğü değildir. Türkiye:
• Ortak bir tarih,
• Ortak bir acı hafızası,
• Ortak bir sevinç dili,
• Ortak bir vatan fikri,
• Ortak bir gelecek iddiasıdır.
HABİL MİSİN KABİL Mİ?
İç Anadolu’daki Kürtler bu ortaklığın dışına düşmez; tam tersine, onun içindedir. Tarlada, pazarda, askerde, okulda, esnaflıkta, memuriyette, sanayide… Yani hayatın her damarında.
Bu yüzden “Kürt müsün Türk müsün” diye başlayan dil, burada duvara çarpar. Çünkü İç Anadolu Kürtleri çoğu zaman şunu der gibi yaşar:
Ben burada yaşıyorum. Bu ülke benim evim. Ev kavgası değil, ev düzeni isterim.
Kör nokta kalmasın diye açık bir not bırakmak istiyorum,
Elbette İç Anadolu’da da kimlik üzerinden siyaset yapan, gerilim üreten, ayrıştıran insanlar olabilir. Her toplumda olur. Ama adil olan şudur:
Bir bölgeyi, bir topluluğu, en uçtaki sesle tanımlamak vicdansızlıktır.
İç Anadolu Kürtlerinin ana gövdesi, siyaseti “kopuş” değil “hayat” olarak görür. Aidiyeti “kimlik kartı” değil “komşuluk” olarak görür. Bu da onları ayrılıkçı dilden uzak tutar.
Asıl soru etnik kimlik değil, kardeşliktir
Bütün bu tablo bize şunu söylüyor:
İç Anadolu Kürtleri, Türkiye’nin “misafiri” değil; ev sahibidir.
Ama bu ev sahipliği, başkasını dışarı atma hakkı değildir; aynı sofrayı büyütme sorumluluğudur.
O yüzden kimlik sorusunun yerine tek bir soruyu koymak gerekiyor:
Kardeşim misin?
Habil misin, Kabil mi?
Çünkü bu ülkeyi ayakta tutacak olan şey, “kim daha çok” hesabı değil;
kim daha adil hesabıdır.