Ana Sayfa Arama Galeri Video Yazarlar
Üyelik
Üye Girişi
Yayın/Gazete
Yayınlar
Kategoriler
Servisler
Nöbetçi Eczaneler Sayfası Nöbetçi Eczaneler Hava Durumu Namaz Vakitleri Gazeteler Puan Durumu
WhatsApp
Sosyal Medya
ALİ ONUR ŞAHİNOĞLU

SORMAMIZ GEREKEN SORULAR

Marcus Aurelius, Kendime Düşünceler’de Sokrates’ten bahsederken, filozofun, kalabalığın düşüncesine çocukları korkutan büyücüler anlamında Lamiae adını verdiğini yazıyor. Peki nedir bu kalabalığın düşüncesi? O kalabalıktan biri olarak bunun kişiler ve olaylar üzerine düşünmek olduğunu söyleyebilirim.

Evet, biz olaylar üzerine düşünür, olayları yayarız. Örneğin, ABD ve İngiltere’nin Yemen’i bombaladığını söyler, bu “olay”ı yayar, bunun nedenini düşünmeyiz. Aman canım nedeni belli işte, İsrail’i korumak der geçeriz. Ama bu da bir ara olaydan başka bir şey değildir. Halbuki bir şeyin kök nedeni artık başka soru sormayı gerektirmeyen yalınlıkta olmalıdır.

Soru sormaya devam ettiğimizde, problemin yavaş yavaş politik çekişmelerden, ittifaklardan soyutlandığını görürüz. Bu sorgulamanın sonunda bizi bekleyen tarihsel sebeplerdir. Aynı yöntemi Ukrayna’da uygularsanız benzer sonuçlara ulaşırsınız. Ulaştığımız problemler tarihsel anlaşmazlıklar olur. Hangi çatışma bölgesine uygularsanız uygulayın sonuç değişmeyecektir. “Savaş, siyasetin farklı araçlarla devamıysa” o halde problemin, aslında çatışmadan önce değil, çatışmayla birlikte politize olduğunu düşünebilir miyiz?

Şimdi bu yöntemi Türkiye’nin çevresinde gerçekleşen aşırı silahlanma üzerinde uygulayın. Problemler bu bölgelerde de tarihselse, o halde bu silahları verenler sizce problemi çözmek mi istiyor yoksa çözmemek mi?

*

Hatta bilgi sahibi olmadığı konularda atıp tutan birine rastlarsanız -çok vakit geçeceğini düşünmüyorum- bu yöntemi tatbik edin. Kök nedene ulaşana kadar sorular sorun. Bu, hem sizin ve muhatabınızın fayda göreceği bir sohbet olur hem de “bilgi”nin yalnız kabuğuna değil, özüne de değer veren insanların sayısı artar.

*

Alper Gezeravcı’nın tarihi uzay yolculuğu bu hafta başladı. Tüm milletimize hayırlı uğurlu olsun. Her olayda olduğu gibi alkış tutan da oldu, eleştiren de. Alper Gezeravcı’nın söyleşide söyledikleri dikkatimi çekti. Küçükken uzaya dair bir hayalinin olmadığından bahsediyor. Çünkü ona göre uzay “öteki” devletlerin işi. Bu nedenle, ona göre ilk insanlı uzay misyonunun asıl başarısı çocukların, gençlerin kafasındaki bariyerleri yıkacak olması.

Hayal, evet hayal. Gerisi başarılır, değil mi?

*

Sosyal medyada keşfetime bir video düştü. Konuşan kişi, bir ünlünün mimiklerinden ve el hareketlerinden yalan söylediğini iddia ediyor. Abartılı bir kesinlik vardı görüntüye eşlik eden seste. Bunu izleyince Tahsin Yücel’in bir köşe yazısını hatırladım. Profesörler, tarihçiler ve müzisyenlerden oluşan “müthiş bir ekip”, zeybek oyunundaki figürlerin şarap yapım sürecindeki hareketlere karşılık geldiği iddiasını ortaya atmış. Üzümü toplamak, sepete koymak, ezmek vesaire. Tahsin Yücel de tatlı sert bu iddiayı eleştirip kendi düşüncesini paylaşıyordu okurlarla.

Tahsin Yücel’i okurken dilini de tekrar hatırladım. Sözcelem, yansıtım, oluntu, dizelge… Belki konuşma dilinde kullanıma hiç girmemiş öz Türkçe sözcükler. Yazarın birçok cümlede “başka” bir sözcüğü bilinçli olarak tercih ettiğini hissediyoruz. Ataç da bu çaba içindeydi. Kullandığı bazı sözcükler onunla dilimize girdi, bazı sözcükler girmedi. Ülkenin aydınları farklı tutumlar benimsemiş bu konuda. Örneğin Cemil Meriç, yanlış hatırlamıyorsam bu çabaya uydurca gibi bir isim takmış.

Ben, az da olsa konuşma veya yazı dilinde yeri olan bazı Osmanlıca sözcükleri kullanmayı nasıl seviyorsam, öz Türkçe kelimeleri kullanmayı da seviyorum. Şimdi diyeceksiniz Japonca kelime kullanmıyorsun da Osmanlıca veya Arapça/Farsça kökenli kelimeleri niye kullanıyorsun? Dili, o dili konuşan milletin geçmişinden, kültüründen ayrı düşünebilir misiniz? Bir insanı inişlerinden ve çıkışlarından, sevdiğinden ve sevmediğinden, herhangi bir döneminden ayrı düşünebilir misin? Milletler de böyledir. Tarihte hiç bir şey boşu boşuna olmaz. Bu noktaya gelmemizin, milletçe bütün o tarihi (tarihten kastım ‘şimdi’ye kadar olan zaman dilimi) yaşamamızın bir nedeni var. Sesli ve sessiz tarihimizi bütün kişileriyle bir parçamız olarak kabul etmemiz gerekmez mi? Bu kendimizi de kabul etmek değil mi?

Peki yukarıda bahsettiğim sözcük kullanımının bir ölçütü olmalı mı? 2013’te yayımlanan, severek okuduğum bir kitaptan soru cümlesi: “O zaman, o resme inanmak neyi tazammun eder?” “Tazammun/tazammun etmek” nedir, bilmiyorum. Cümlenin genel anlamı içinde, paragrafın akışı içinde yorumlar yapabilirim. Ama en doğrusu yine sözlüğe bakmak. 2018 yılında yayımlanan severek okuduğum başka bir kitaptan bir cümle daha: “Bilimde görgülcülüğün rolü, her zaman yansız bir gözlemcinin olmasını gerektirmiştir ve bilinçten önce gelen (a priori), tekil, gözlemlenebilir ‘bir şey’ olarak nesnel gerçeklik üzerine yoğunlaşmıştır.” Cümlenin “ve”den sonraki tıkırtısını bir yana bırakıp görgülcülük kelimesine odaklanalım. Cümlenin bilincimde yaptığı genel çağrışımdan, birkaç cümle önce “görgül” sözcüğünün kullanıldığı cümleden, ya da aynı sözcüğün kökünden bir çıkarım yapabilirim. Ama emin olmak için sözlüğe bakmam gerek yine. Buna karşın iki sözcük de beni heyecanlandırıyor. Ama acaba bu bilinmez karşısında duyulan heyecan mı yoksa yeni bir bilginin heyecanı mı? Her ilerlemede ikisinden de biraz yok mu? Ve amaç ilerlemek değil mi?

İlk kitabım Sen saklandın Gece Buldu’da dikkatimi harf seviyesinde tutmaya çalışmıştım. Okuyanlar berraklığı ifade ediyorlar. İkinci kitabım Seslerini Arayan Ölüler’de biraz daha serbest bıraktım dilimi. Sanat, her zaman sanatçının süreç üzerindeki kontrolü değil. Bazen de sanat, sürecin sanatçı üzerindeki kontrolü. Bir bakıma ele geçirilmek. Kimin tarafından? Güzelin. Peki güzel tarafından ne zaman ele geçirilirsiniz? Güzel olmaya çalışınca. Peki güzelin bir dili var mı? İşte güzel bir soru.

*

Kitaplığımı düzenlerken Nazım Hikmet’in bir rubaisine takıldı gözüm:

“Muşambanın üstüne resmini bir kerecik çizdim ama

günde bin kere resmin çıktı bende tepemden tırnağıma,

fakat ne tuhaf şey hayâlin onda daha çok kalacak

benden uzun ömürlüdür muşamba…”

Sonra “çile”li komşusu Necip Fazıl’a gitti elim:

“Bu nasıl bir dünya, hikâyesi zor;

Mekânı bir satıh, zamanı vehim.

Bütün bir kâinat muşamba dekor,

Bütün bir insanlık yalana teslim”

 

İşiniz rast gitsin.

YORUMLAR

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

YAZARLAR
TÜMÜ

SON HABERLER