Bilindiği üzere Türkiye, 2011 Mayıs ayında, kısa adı “İstanbul Sözleşmesi” olan uluslararası “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi” sözleşmesini imzalayarak kabul etti. Bu sözleşme, 6284 sayılı Kanuna esas teşkil etti.Sözleşme imzalandıktan itibaren devletin tüm kurumlarında toplumsal cinsiyet eşitliği politikaları başladı ve son hızla devam etti.

Kadına şiddeti önlemeye yönelik olduğu ileri sürülen sözleşmenin kabul edildiği 2011’de öldürülen kadın sayısı 121 iken, İstanbul sözleşmesi ve politikaları uygulandıktan sonra 2018’de 490 sayısına ulaşmış olması dikkat çekmişti. Çok açık ve net bir şekilde bu sözleşme ve buna bağlı
çıkarılan 6284 sayılı kanunun, ülkemizde kadına yönelik şiddetin artmasında ciddi rol oynadığı görülmekte.

Batı Kültür ve medeniyetinin aileye ilişkin ürettiği kavram, teori ve modeller, yapılar ve bulduğu çözümlerin, kendi toplumsal yapımız, zihin dünyamız, değerlerimiz ile kültür ve medeniyetimizle uyuşup uyuşmadığına bakılmadan alınması, test edilmeden, sonuçlarının ne olabileceği öngörülmeden uygulamaya sokulması ileride telafisi imkansız neticeler verebilir.

Boşanmaların sebebinin Avrupa ülkelerinin sarıldığı “Toplumsal Cinsiyet” kavramı ile tanımlanmasının ve onların kanunlarını memleketimizde tatbik edilmesinin kendimiz ve neslimiz açısından gelecekte menfi sonuçlar doğuracağı açıktır.

Gaziantep Gönüllü Kuruluşlarının yapmış olduğu ortak basın açıklamasında şu noktalar dikkat çekici;

Kadın ve aileye ilişkin sorunların çözümünde Toplumsal Cinsiyet Eşitliği uygulamaları etkili olsaydı, öncelikle uzun yıllardır bu politikayı en iyi şekilde uygulayan ülkelerde etkili olması gerekmez miydi? Halbuki, bu politikaların daha iyi uygulandığı ülkelerde kadın ve aileye ilişkin bazı sorunların daha yüksek olduğunu görmekteyiz.
Bütün dünyaya dayatılan bu uluslararası proje ile evlilik dışı çocuk sayısı yüksek oranlara varmıştır. Türkiye’de ise boşanmalar maalesef daha da artmıştır. Unutulmamalıdır ki aileyi korumak, dağılmış aileleri toparlamaktan çok daha kolaydır. Üstelik aile kurumunudağıtmış hiçbir ülkenin onu yeniden toparlamayı başardığı görülmemiştir.
Bu projenin hedefi “kadınlaşmış erkekler” ve “erkekleşmiş kadınlar”dır. Cinsiyet kavramını kişinin fıtratı, yaratılış kodlaması olduğunu reddedip, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği tanımı ile biyolojik kadınlık ve erkeklik cinsiyetlerini kabul etmeyerek, eşcinselliği ve diğer sapkın cinsel meyilleri meşrulaştırıp, yaygınlaştırmaktadır.
Kadın ve erkeğin birbiri ile evlenmesini toplumun, dinin, örfün dayatması olarak sunan İstanbul Sözleşmesi, her türlü sapkın; kadın kadına, erkek erkeğe, toplu gayri ahlaki ortamları meşrulaştırıp, sadece birkaç gün evli kalan erkekleri bile ömür boyu nafaka cezası ile cezalandıran bir sözleşme olarak maalesef karşımızdadır.
Her türlü sapkın, nikâhsız beraberliği, “normal sağlıklı birliktelik” olarak
tanımlanmasını kabul etmek mümkün değildir. Ayrıca, Kadını ve kadına yönelik şiddet karşıtlığını suistimal ederek şiddeti, erkeğe, çocuğa, aileye hatta tüm topluma yöneltmektedir. Halbuki, “Fiziksel şiddet” kavramına insan temelli bakılmalıdır. Bir erkeğede fiziksel şiddet uygulandığında cezalandırılmalı ve bizim kanunlarımız bunun için yeterli
olmalıdır.

Kendi ülkelerinde şiddeti çözememiş, şiddetle baş edememiş ülkelerin, bize yol gösterme gibi durumları olamaz.
Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi, Türkiye ile birlikte İslam dünyasına yönelik bir tehdittir. Bu saldırı aynı zamanda kadın haklarını savunur gibi gözükmesine rağmen kadına da bir saldırıdır. İffete karşı saldırıdır. Ahlaka saldırıdır. Kutsala saldırıdır. Bu saldırı aynı zamanda küresel bir tehdittir. Bu projelerin arkasında kimlerin olduğu âşikârdır.
İstanbul Sözleşmesi, yürürlükte durduğu sürece hiçbir erkeğin ve kadının şerefi güvence altında değildir. Bir erkek her an bir iftira ile cinsel istismardan delilsiz belgesiz ağır bir ceza alabilmektedir.
Boşanan babalara kendi çocuklarını haczettiren, defalarca kendi çocuğunu görmek için harç ödettiren, “ebeveyn yabancılaştırmaları” ile çocukları babalarına düşman ettiren
sürece kaynaklık eden bu sözleşme ve buna bağlı 6284 sayılı kanun ile her yıl yüz elli bine yakın erkek evinden atılmıştır. Basit sebeplerle sokağa atılan, mahallesine bile giremeyen, cinnet geçiren erkekler sebebiyle cinayet sayısını artmıştır.

Cumhurbaşkanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan’ın vurgulayarak ifade ettiği gibi;

“Nikah akdinin değersizleştirildiği, evlilik dışı ilişkilerin normal sayıldığı, boşanmanın adeta teşvik edildiği sancılı bir süreçle karşı karşıyayız. Millet olarak çağın hastalıklarına karşı elimizdeki en büyük imkan, tüm saldırılara rağmen halen varlığını güçlü bir şekilde devam ettiren aile kurumumuzdur. Bu açıdan adına aile dediğimiz mukaddes ocağın yaşatılması, tehditler
karşısında korunması son derece önemlidir. Ailede çözülme olursa, millet olarak varlığımızın tehlikeye girmesi de kaçınılmazdır. Nesli muhafaza etmenin yolu da aile kurumuna sahip çıkmaktan geçiyor. Bu, olmazsa olmazımızdır. Keza devleti korumak da ancak aileyi
korumakla, kollamakla mümkündür.”sözleri ise bu konu hakkında önem arz etmiştir.

Gaziantep Gönüllü kuruluşları basın açıklamasını şu sözlerle tamamladı;

Gelecek nesillerin hakkı adına, sokaklara terk edilmiş çocukların hakkı adına, geleceğimiz adına, insanlık adına; aile kurumunu muhafaza etmeyi savunuyor ve savunmaya devam edeceğiz.
Yaşanan süreç ve sonuçlar ile bu sözleşmenin tatbikinin millî ve manevî
değerlerimizle bağdaşmadığına şahit oluyoruz. Bu politikaların uygulanmasının her açıdan kültürümüzle doku uyuşmazlığı açığa çıktığından, neslimizi ve aile kurumunu muhafaza etmek için, Avrupa ülkeleri gibi geri dönülmez aşamalara gelmeden, İstanbul Sözleşmesi’nin, Toplumsal Cinsiyet Eşitliği Projesi’nin ve bağlı uygulamalarının iptal edilmesinin milletimiz açısından daha hayırlı olacağına inanıyoruz.Sözleri bu durumun ciddiyetini ve önemini vurgulamaktadır.