mansursacan @ gmail.com

   Tüik verilerine göre geçtiğimiz yıl, bir önceki yıla göre evlenmelerde yüzde onluk bir düşüş yaşandığı ve evlilik yaşı ortalamasının biraz daha yükseldiği görülüyor. Ortalama evlenme yaşı erkeklerde 28, kadınlarda 25 olarak gerçekleşmiş. Evlenen erkeklerin yüzde dörtlük kısmı yabancı gelin tercih etmiş. Boşanma rakamlarında ise2019 yılına göre yüzde on üçlük bir azalma olmuş.

   Eldeki verileri sadeleştirecek olursak evlenme çağına gelmiş her on kişiden bir tanesi evlilikten uzak duruyor, çoluk çocuk sahibi olmak istemiyor diyebiliriz. Evliliğe soğuk bakan ve evlenmekten kaçınan genç insan sayısının günden güne istikrarlı biçimde artmakta olduğunu gözlemleyebiliriz. Kimisi daha düşünmüyorum derken, kimisi de ya nasip diyerek konuyu geçiştiriyor. Bundan on, on beş yıl öncesine kadar evlilik, insanların hayatlarının dönüm noktası, hayallerinin zirvesiyken şimdilerde hayat yolculuğunda tırmanılmakta olan merdivenin onlarca basamağından sadece bir basamak mesabesine dönüştü. Evliliği düşündüğü halde erteleyen ‘daha değil’ diyen insan sayısı da bir hayli fazla. İnsanlar evlenmiyor ya da evlenemiyor. Evlilik, alıcısını yitirmiş, albenisini kaybetmiş, üzeri bir karış toz kaplanmış bir ürüne dönüşmüş durumda.

   Evlenmeyi düşündürtmeyen ya da erteleten birçok sebep sayılabilir. Bunlardan hayat pahalılığı ve işsizlik baş aktör olarak karşımıza çıkmaktadır. Evliliğin evli insanlarca külfet, zahmet ve zorluk olarak lanse edilmesinin de o çembere dâhil olma hevesindeki kişilerin hevesini kırdığını söyleyebiliriz. Mutsuz evlilikleri, boşanmaları gören, duyan insanlar, anlaşamama korkusuyla, attığı taşın ürküttüğü kurbağaya değmeyeceği endişesiyle heves ve isteklerini yitirirler. Neticede onca maddi-manevi külfete girip mutsuz, karamsar ve bunalımlı bir hayatı adeta satın almak var. Sütten ağzı yananların acılı serzenişleri, kısmen sütten uzak kalmayı en selametli yol olarak telkin etmektedir. Gençliğinin baharında solup, kuruyan yaprağa dönüşmemek, hazır elde imkân varken gönlünce coşkun seller gibi çağlamak adına, evliliği, doğal seyirlerinde solmaya yakın bir zamana dek ertelemeyi daha makul bulurlar. Evlenmeyi, yeşillikli bir bahçede güller açan bir dal iken koparılıp vazoya konmak olarak görürler. Koparılmasam da solacaktım, diyebilecekleri bir zamana ertelemeleri bu yüzden.

   Evlilik elli kiloluk bir un çuvalıdır sanki… Ona talip olan o çuvalı sırtında taşımaya taliptir. Bu işten ekmek yiyebilmek için o çuval sırtta taşınacaktır. Diğer yandan o çuvalı sırtında taşımadan ve onunla maddi-manevi bağ kurmadan ve külfete girmeden zahmetsizce karnının doyabileceği yollar vardır. Legal, toplumun onayladığı ve dinin tasvip ettiği doyma şekli o çuvalı sırtlamayı icbar etmektedir. Oysa gelişen teknoloji, oluşan sosyoloji bir takım ihtiyaçların giderilmesinde dini, milli kıstaslara uygun olmasa da birçok kolaylığı getirmiştir. Üstelik daha farklı deneyimler ve geniş bir yelpazede çeşitlilik sunarak. Ulaşılabilirliği, ekonomik oluşu ve hiçbir bağlayıcılığının olmaması evliliği cazip olmaktan çıkarmıştır.

   Dünyevileşen toplumda evliliğe bakış ticari bir boyuta taşınmıştır. Kaça mal edeceğim ve elime ne geçecek? Bu ticaretten karlı mı çıkacağım, yoksa zarar mı edeceğim? Bu ölü bir yatırım mıdır, kazançlı bir iş midir? Dini saiklerin göz ardı edilip, hayatın ve toplum yaşamının merkezinden ötelendiği şu demde evlilik, ölü bir yatırım ve başlı başına bir külfettir. Ticaretin ve ortaklığın bozulması neticesindeki adaletsiz paylaşım, taraflardan birinı yüklü tazminat ve nafaka adı altında müebbet bir maddi cezalandırma, diğerini de bozulan bu birliktelikten ötürü ödüllendirme vardır. Kadına tanınan haklar, iş bozulmaya başladığı andan itibaren erkek için işkenceye ve zulme dönüşür. Erkek, bu işten yakasını kolay kolay sıyıramaz. Evliliğin sona ermesi erkeği manen olduğu kadar madden de çökertir. Yasalar ve karar verici merciler erkeği suça, intihara ve psikolojik bunalıma sürüklemek istercesine katı ve acımasızdır. Erkeğin ne kazandığına ve nasıl kazandığına bakılmaksızın, kazancından, ayrıldığı eşe pay vermesini dayatır ve bundan kaçınmanın ya da buna imkân bulamamanın cezası demir parmaklıkların ardıdır. Yasalar eliyle erkek, kadın namına haraca bağlanmıştır. Kadın meşru bir evlilik yapıncaya kadar bu ödemelerin ardı arkası kesilmez. Erkek altın yumurtlayan tavuktur. Ayrılan eş altın yumurtayı kaybetmemek adına yasal birliktelik yerine imam nikahlı ya da nikahsız birlikteliği yeğler. Yeni partneri karşısında, eski eşinden aldığı maddi destekle bir eziklik duymadan onurlu bir yaşam sürebilir. “Eski kocadan emekli “ şeklindeki deyim bu adaletsiz uygulama sonucunda dilimize yerleşmiştir. Evlilik bir ticaretse akıllı bir kadın için kaybetmek asla yoktur, yeter ki bir deliye denk gelmemiş olsun.

   Evlilik müessesi can çekişiyor. Feminist söylemler, ahlaki çöküş, dinden uzaklaşma ve adaletsiz mal paylaşımı ve nafaka uygulamaları evliliğin canına okuyor. Bu dünyadayken cennet hayatı yaşama beklentisi, evlilikleri ve hayatın kendisini cehenneme çeviriyor. Oysa bu dünya ahiretin tarlasıdır. Dinden kopukluk, haksız rekabet ve konforlu yaşam arzusu her şeyi daha da zorlaştırıyor. Zor evlilikler zorbalığı ve şiddeti doğuruyor. Gösteriş, lüks ve şaşa merakı, kıskanılacak fotoğraf  kareleri sunabilme çabası mutsuzlukları doğuruyor.

   Evlilikten koparılan dinsel anlamı, ona yeniden yüklemeden bu işin içinden çıkmak mümkün gözükmüyor. Bu anlamı yeniden yükleyebilmek ise dini ve milli duygulara yeniden dönebilmemize bağlı.