zaferkaraer @ gmail.com

İnsan, Arapça kökenli bir kelime olup, Türk Dil Kurumu sözlüğünde: toplum hâlinde bir kültür çevresinde yaşayan, düşünme ve konuşma yeteneği olan, evreni bütün olarak kavrayabilen, bulguları sonucunda değiştirebilen ve biçimlendirebilen canlı olarak tanımı yapılmıştır.. Aynı zamanda Ademoğlu olarak ta bilinir.. Ayrıca; Huy ve ahlak yönünden üstün nitelikli (kimse) manasında sıfat olarak ta kullanılmaktadır..
İnsanın Dünyada 200 bin yıllık geçmişinin olduğu bilinmektedir..Tarihi süreçte son 12 bin yıl öncesine kadar avcı toplayıcı olarak; ortalama 20’şer kişilik gruplar halinde ve 10 günde bir yer değiştirerek yaşadığı halde, ehlileştirdiği hayvanlar ve ıslah ettiği bitkilerle 12 bin yıldır yerleşik düzene geçmiş, yerleşim merkezlerinde büyük topluluklar halinde bugünlere gelmiştir..

Görüldüğü gibi gerek avcı toplayıcı olarak, gerekse yerleşik düzende insan, hep topluluk ve toplum içinde yaşamıştır.. İnsanoğlunun birlikte yaşamaya olan yatkınlığı, ihtiyaçlarını giderme konusunda kendi kendine olan yetmezliğinden kaynaklanmış, onu toplumsallaşma zorunluluğu ile baş başa bırakmıştır. Bu toplumsallaşma ihtiyacı aynı zamanda ona bir sorumlulukta yüklemiştir. Her insanın toplum içinde üzerine düşen görevi yerine getirme zorunluluğu vardır.. Bu yüzden insan sosyal bir varlık olarak ta tanınır.. Hiçbir zaman tek başına yaşama şansı yoktur.. Sürekli bulunduğu çevre ile çeşitli nedenlerle ilişki içerisindedir.. Bu noktada toplumların geleneklerinin ve göreneklerinin, dini kimliğinin, sosyal yapısının, kişinin benliğinin şekillenmesinde büyük bir etkisi vardır. Yani insanın oluşturduğu toplumlara insanın kattığı değerler olduğu gibi, toplumların da insan üzerine katkısı mutlaktır.. Evet! Görüldüğü gibi; insan, toplumu, milleti ve ülkeyi; Toplum, millet ve ülke ise insanı şekillendirir..
Dünyada özellikle gelişmiş ülkelerde millet ve ülke kavramlarından taviz vermeden yaşanan; “herkes kendi hayatını yaşasın” şeklindeki kendi yararlarını toplumsal yararlardan, milletin ve ülkenin yararlarından daha üstün tutan bireyci, ferdiyetçi yaşam felsefesi;; ülkemizde 80’li yıllardan itibaren millet ve ülke kavramlarından taviz vererek, yaşanmaya başlanmış; böylece toplumdan, milli duygulardan uzaklaştırılmış, bu durum küreselleşme, globallaşma ve biz dünyalıyız gibi süslü kelimelerle maskelenmiş, millet ve ülke değerleri yok olma noktasına getirilmiştir..
Bu anlayış,1990’lı yıllarda aynı şekilde devam etmiş, 2000’li yıllardan itibaren ve günümüzde ise, akıllı başlığı altındaki bilgisayarlar, telefonlar ve tabletlerin devreye girmesi ile gelişen yeni tip bireycilik daha ileri boyutlara taşınmıştır. Öyle ki; insanlar bu aletlere esir olmuş; aynı odada, ya da aynı mekanda kişiler birbirinden uzaklaşmışlar, birbirlerine yabancılaşmışlar, birbirlerini yok saymışlar, zaten çok zayıf olan aile ve toplum bağlarını kopma noktasına getirmiştir.., Bütün bunlar yetmezmiş gibi; genel ahlak anlayışımıza, gelenek ve göreneklerimize uygun olmayan, edep ve adaptan uzak sapkın, çarpık kadın-erkek ilişkilerinin işlendiği film ve diziler, kopma noktasına gelen ilişkileri, adeta bitirmiş… Kaybedilen kişilikler, kaybedilen gelenek ve görenekler, kaybedilen aile ve toplumsal değerler ve yüzyılların birikimi kültür.. Burada da toplumun yapı taşı aileler yok olma noktasına getirilmiştir.
Bugün ülkemizde kaybedilen gerek millet ve ülke değerlerinin, gerekse aile değerlerinin yeniden kazanımını sağlayacak ve bireysel yaşam anlayışını kıracak, insan olduğunu hatırlatacak en etkili silahın iyi insan olmaktan geçtiğini düşünüyorum.. Bununla ilgili olarak; 2020’de duyduğum! güya 1996 yılından itibaren dünyada iyilik hareketi başlatılmış, daha iyi ve daha merhametli dünya inşa etmek için yola çıkılmış ve 13 Kasım dünya iyilik günü olarak kabul edilmiştir.. Ancak 25 yıldır iyilik adına atılmış olumlu tek …