mansursacan @ gmail.com

Kanal İstanbul projesi, kanal üzerine inşa edilecek ilk köprünün temel atma töreniyle start aldı. Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan, temel atma merasiminde; “Bugün Türkiye’nin kalkınma tarihinde yeni bir sayfa açıyoruz.” Diyerek başladığı konuşmayı projenin gerekliliğiyle ilgili açıklamalarla sürdürdü. Yapılacak olan işin boyutlarıyla ilgili rakamsal verileri ortaya koydu. Konuşmasında, projeye kökten karşı olan ana muhalefete ve liderine de değinmeden geçmedi.

Proje 7 yılda tamamlanacak ve 15 milyar dolara mal olacak. Reisi Cumhur, bu projenin İstanbul’un geleceğini kurtarma projesi olduğunu da söyledi.

Bu proje 2011 yılında “Çılgın Proje” olarak tanıtılmıştı. 45 km. uzunluğunda, 275 metre genişliğinde ve 21 metre derinliğinde bir kanal kazılacak ve kanalın iki yanına beş yüzer bin nüfusu barındıracak iki şehir inşa edilecek. Kanal İstanbul’a Cumhuriyet tarihinin ve yüzyılın en büyük projesi demek yanlış olmaz. Kanal üzerine 6 tane devasa köprü, yat limanı ve konteyner limanları yapılacak.

    Kazı esnasında çıkan hafriyatla 23 Ağrı Dağı, 37 Tane Erciyes Dağı oluşturulabilir. Muhalefetin, “kazıda çıkan hafriyatı dökecek alan bile yok” demesi birazcık kafamı karıştırmış olsa da işin mutfağındakilerin çıkacak olan hafriyatla ilgili bir fikirleri vardır kanaatindeyim.

   Son on beş yılımız maksimalist projelerin temel atma ve açılış merasimlerini izlemekle geçti. Mütevazı ve sade yapı anlayışı, yerini ihtişamlı ve devasa yapı anlayışına terk etti. Küçük olsun, benim olsun felsefesi fi tarihinde kaldı. En yüksek köprü ayağı, en uzun köprü, en büyük hastane, en büyük cami, en derin baraj, en geniş otoyol, en büyük hava limanı… Yılların ezikliğini en büyükleri inşa ederek üzerinden atmaya çalışan bir Türkiye var sanki.

İcra makamı ortaya bir fikir attığında peşinen reddeden muhalefet, yapılmak istenen işe mani olamıyor, aksine,  halkta daha sahiplenici bir karşılık bulmasına yarıyor. Toplumda oluşan algı “ bu muhalefet, millet ve memleket yararına ne varsa hepsine karşı” şeklinde. Muhalefet hakkında oluşan  “bunlar zaten istemezükçü tayfa” kanısı iktidarın elini rahatlatıyor. Yapılan iş, yanlış bile olsa halktan beklenen reaksiyonu görmüyor. Atalarımız “ adın çıkacağına canın çıksın!” demişlerdir. İnsanların hakkınızdaki peşin yargılarını yıkmak öyle kolay değildir, ama mümkündür. İstek, çaba ve samimi yaklaşım ister. Armudun pişip, ağzına düşmesini bekleyen muhalefet kadrosuyla bu iş pekte mümkün gözükmüyor. Biz yine de çıkmadık candan ümit kesilmez diyelim.

Kanal İstanbul’a karşı olanların ekserisinin söylediği şey, bu projenin bir rant projesi olduğudur. Şehrin ekolojisine ve estetiğine ciddi zararlar vereceği endişesi ise ayrıca dile getirilmiştir. Rant olmayan bir işe, kimsenin para yatırmayacağı muhakkaktır. Yatırımcı kazanmayacağı bir işe neden para gömsün?  Bu bir rant projesi midir? Elbette… Ne kadar ekmek o kadar köfte. Peki gerekli midir? Konunun uzmanlarınca kamu huzurunda enine boyuna tartışılmış mıdır?

İki yüz yılın hayaliydi diyerek kollar sıvanmamalıydı. İstanbul, 82 milyonun İstanbul’u. Şehrin siluetine, coğrafyasına yapılacak olan müdahale için bir referandumla 82 milyonun görüşüne başvurulmalıydı. Orda bir İstanbul var uzakta, gitmesek de, görmesek de o İstanbul bizim İstanbul’umuzdur. Vatan sathını bir insanın bedeni gibi düşünecek olursak, bedenin sahibine danışılmadan bir ameliyatın yapılması nasıl doğru değilse, kadim şehrin haritasını değiştirecek olan böyle bir projenin halkoyuna sunulmadan uygulamaya konması da doğru değildir. Tüm olan bitene karşılık, projenin, milletimiz ve memleketimiz için hayırlı, uğurlu ve bereketli olmasını diliyorum.

Fatih Sultan Mehmet Han: “Hüner bir şehir bünyad etmektir, reaya kalbin abat etmektir.” Demişlerdir. Anlamı şudur; bir şehir kurmak marifet değil, marifet o şehri kurarken şehir sakinlerinin kalplerini de kazanabilmektir. Yani “şehri betona gömerken içindekileri boğma!” diyor. Şehir imar etmek maharet değil, insanı yaşatmak maharettir.

İhtişamı vahşete varan dev yapıların arasında, çaresizliği, yalnızlığı ve mutsuzluğu içinde boğulan binlerce insan var eden bir beton inşası, aslında bir yıkımdır. İnsanın yıkımı…

Kanal İstanbul Türkiye’nin kalkınma tarihinde yeni bir sayfa mıdır?  Kat kat betonla bir medeniyet ne kadar yükselebilir? Bu bir inşa mıdır? Betona yapılan yatırım medeni ve müreffeh olmanın olmazsa olmazı mıdır?

Altmış beş yaşında olduğu için pandemi bahanesiyle otobüse alınmayan ve çalışmak zorunda olan yaşlı kadını, bu yeni kalkınma sayfasının kaçıncı satırına yazmalıyız? Artan boşanmaları, azalan evlilikleri, kadın cinayetlerini, çocuk istismarlarını, çift dikiş diye nitelenen ve çalışmak mecburiyetindeki emeklileri, bu yeni müreffeh sayfanın kaçıncı paragrafında anmalıyız?

Büyüme, kalkınma ve refahın ölçüsü, beton, teknoloji ve devasa yapılar mıdır? Eğitim düzeyi, iş imkânları ve geçim şartları mıdır? İnsanca yaşama ulaşabilen, kavgadan, gürültüden uzak birbiriyle barışık bir toplum mudur ölçü?

Bir toplumun refah seviyesini ana caddeleri, bulvarları ya da plazaları belirlemez. Arka sokakları, çöp konteynerleri ve şehrin merkezine uzak mahalleler belirler.

Bir zincir en zayıf halkası kadar sağlamdır. Aya da çıkılsa, kanal da kazılsa, gökdelen de dikilse bu böyledir. İnsanı yaşat ki devlet yaşasın. İnsandan kasıt her bir yurttaştır. Ahmet’i yaşatırken Mehmet’i gömmeden yaşat. Sokaklarında değil aç insan, aç bir kedi ya da köpek bulunmayan ülke gerçek müreffeh bir ülkedir.