mansursacan @ gmail.com

Bir yılı aşkın süredir okul binalarımızda in cin top oynuyor. Devam eden salgın sebebiyle sınıflar boş, koridorlar sessiz, okul bahçeleri çınıl çınıl. Öğrencilerin dağılma saatlerinde caddeleri, sokakları kaplayan cıvıltılı kalabalıktan eser yok. Başlarda uzaktan eğitime dair çekilen acemilikler atıldı, aksaklıklar giderildi ve eğitim camiamız bu hususa dair epeyce bir mesafe kat etti. Okullarımız öğretmensiz, öğrencisiz sessiz haşmetleriyle metruk bir halde kalakaldılar.

Milli eğitim bakanı “Salgın bitse bile uzaktan eğitim kalıcı olacak.”  Demişti. Vaziyet, bu işin şakasının olmadığını ve uzaktan eğitimin gerçekten kalıcı olacağını gösteriyor. Yüz yüze eğitim, uzak bir hayale dönüşmek üzere. Çalan zilin sesiyle bağrışarak okul bahçesine koşuşturan çocuklar belki bir daha hiç olmayacak.

Bir işletme mantığıyla bakıldığında uzaktan eğitim, gerçekten makul ve mantıklı bir uygulama. Bina gideri neredeyse yok. Elektrik, su ve temizlik masraflarının yanına kırtasiye, donanım, tadilat ve temizlik personeli masraflarını da eklediğinizde epeyce bir tasarruf edilmesini sağlıyor. Uzun vadede bu kadar çok öğretmene ihtiyaç duyulmayabileceğini de işin içine katarsak ciddi anlamda bir kazanç sağlanabilir. Milli Eğitim bakanlığı bütçesinde en büyük girdinin öğretmen maaşları olduğunu sayın bakan kendisi söylemişti. Kanaatimce hedeflenen şey de zaten bu girdiyi minimuma indirmek, mümkünse tek bir öğretmen dahi istihdam etmemek.

Salgın, eğitim kurumlarının kapanmasını dayatıp, zaruri kılarken, teknoloji ve bilişim can simidi olup imdada yetişti. Bazı kesimler internet erişiminden yoksun olmalarından ötürü, sunulan hizmetten gerektiği gibi faydalanamamış olsa da uygulama genel anlamda başarı sağladı. Atıl hale gelecek olan okul binalarının, ileride bir şekilde değerlendirileceği kanısındayım. Olaya kar- zarar penceresinden bakılırsa uzaktan eğitim devlet için yüzde beş yüz karlı bir şeydir. Neden?

Ekmeğini eğitip öğreterek kazanmak isteyen, eğitim ordusuna bir nefer olabilme hayalindeki yurttaşlarımıza artık bu işte ekmek olmadığını üzülerek belirtmek isterim. Önceki yıllarda olduğu gibi, otuz bin, kırk bin öğretmen alımı olmayacak. Bunu olabildiğince az tutacaklar, o da ihtiyaç duyulduğundan değil, binlerce mağdurun gazını bir nebze almak amacıyla olacak. Eğitim uzaktan olunca okul binalarına, yöneticilere ve müstahdemlere de gerek duyulmayacak. Yeni dersliklere, sıralara, akıllı tahtalara, lavabolara, musluklara ve floresan lambalara da ihtiyaç kalmayacak. Yerleşim birimindeki merkezi konumdaki bir okul binası, ilçedeki tüm öğretmenleri istihdam etmeye yetebilir. Dört katlı okul binası, onar metrekarelik odalara bölünerek dört yüz öğretmeni aynı anda barındıracak biçimde dizayn edilebilir. Bunu bir de sabahçı-öğlenci olarak ayırırsanız sayı sekiz yüze çıkar. İlçedeki 30 okul böylece tek bir binada toplanmış olur. Öğretmenler akıllı tahtalarda yazıp-çizerek sessiz sınıflarda gönlünce ders işleyebilir. Tek ve en büyük sorun otopark sorunu olarak karşımıza çıkar ki o da bir şekilde çözülür evelallah.

İleriki aşama öğretmensiz eğitim modeli olabilir. Bir öğretmen simülasyonu, yapay zekâ yoluyla öğrenciye ders verebilir. Navigasyon cihazlarında nasıl ki, yolu bana Zeynep tarif etsin, ya da Mehmet tarif etsin diye seçebiliyorsunuz. Aynı şekilde öğrenci, kendisine ders verecek geniş bir öğretmen kartelasına sahip olabilir. Dilerse mobil oyunlardaki gibi kendisine ders vermesini istediği öğretmeni, paşa keyfine göre cinsiyetini, saçını, sakalını, kıyafetini, makyajını ve ses tonunu kendine göre özelleştirebilir. Bilgisayar çağında yapay zekâyla donatılmış bu insan simülasyonuyla sözlü etkileşimde de bulunabilir. Bazı telefonlardaki sri uygulamasındaki gibi, sorduğu sorulara yanıtlar alabilir. Bakanlık, ayda bir defa ya da dönem sonlarında online sınavlar yaparak öğrenciyi ölçme-değerlendirme yapmakla yetinebilir. Derse katılım, yine online olarak takip edilebilir. En düşük bütçeyle, örgün eğitime en yakın sonuçlar alınabilir. Neden?

   Tv kanallarının birindeki bir yarışmada lise mezunu katılımcıya “yeni doğmuş, sütle beslenen sığır yavrusuna ne denir?” diye sorulmuştu. Kız, “biliyorum bunu, babam çok belgesel izler, oradan duymuştum, -sıpa- denir.” Demişti ve yanındaki genç te biraz tereddüt ettikten sonra sıpada karar kılmışlardı.

Sokak röportajında ,“Mars mı daha yakın, Hindistan mı?” sorusuna yedinci sınıf öğrencisi  “Mars” diye cevap veriyor. Osmanlı Devleti’nin kurucusu kimdir sorusunun cevabı; Fatih Sultan Mehmet, Kanuni Sultan Süleyman olabiliyor. Spikerin şaşkın bakışlarından cevabın yanlış olduğu çıkarımına varan genç kız, “Mustafa Kemal Atatürk mü?” diyor ve cevabına destek bulmak için de “Mustafa Kemal Atatürk ama…” diyor. Bu röportaj sırasında yeni bir padişaha daha sahip oluyoruz,  cennetmekân Fatih Sultan Selim han. Cevaplar arasında Recep Tayyip Erdoğan olduğunu da belirtelim.

Aynı sokak röportajında genç bir hanıma, “ evlilik programı sunan üç tane isim söyler misiniz ?” deniyor. Hiç takılmadan takır takır sayıyor. Aynı kızcağıza üç tane dünya klasiği kitap söyleyebilir misiniz dendiğinde tereddütsüz  “söyleyemem!”  cevabını veriyor. Orucu ilk hangi şehir açar sorusunun cevabı da ‘Ankara’ olarak geçiyor kayıtlara. “Büyükşehir olduğu için” denilerek.

Eğitim sistemi yanlış temel üzerine oturtulmaya çalışılan devasa bir gökdelen gibi. Yapılacak çok şey var ama bu temel bu binayı asla taşımaz. Sınav odaklı bir eğitim öğretim sistemi kurulmuş. Öğretmenleri öğüttüğü yetmiyor, öğrencilerin de posasını çıkarıyor. Günde üç yüz soru çözmezsem mahvolurum diyor gencecik bir fidan. Öğrenci değil test çözme makinesi yetiştiriyoruz. Yüzlerce fasikül test kitapçığı, onlarca cilt deneme soruları arasında genç nesil canından beziyor. Bin tane test sorusunu çözen öğrenci, tek bir sorununu kendi başına çözemiyor. En az bilgi ve donanımla en çok test sorusunu çözdürmeye odaklanmış bir sistem var. Öğrenci demek, test çözücüsü demektir. “Kaç soru çözüyorsun? “ Sorusu üniversite hazırlığındaki öğrenciler arasında en çok sorulan soru. Okul hayatı boyunca binlerce test sorusu çözdürülen bir öğrenci, eski tip klasik bir sınava tabi tutulsa geçer not alabilecek dört satırı, alt alta yazacak kadar bilgiye sahip olamadan liseyi bitiriyor.

Bu haldeki bir eğitimin, uzaktan olmasıyla yüz yüze olmasında bir fark yoktur. Çoktan seçmeli sorulara hiçbir öğrenci kendi yorumunu, bilgi ve tecrübesini katamaz. Gerçek hayat ise önümüze seçenekler koyarken kendi yorumumuzu da katmamızı bekler. Özgün bireyler yetiştiremeyen bir eğitim- öğretim, örgün olmasa da olur.