baskentpostasi @ gmail.com

KARANLIK ZAMANLARDA GÖZ GÖRMEYE BAŞLAR

Travma konusunu sizlere farklı bir boyuttan aktarmaya çalışacağım. Bu konuda yararlandığım kitap ve birçok araştırmanın ortaya çıkarmış olduğu tanımlamalar ve benim gözlemlerimle dolu bir yazı ile keyifli bir zaman geçirmenizi dilerim. Travmayı tanımlamak uzun bir yolculuğa çıkmak, yolda olmak gibidir. Köklerine geri dönme sürecidir. Ama bir tanım var ki Amerikan Psikiyatri Birliğinin 1994’te yayımladığı Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatiksel El Kitabı DSM-IV’te kullanılan travma tanısı temel alınarak yapılmış bir tanımlamadır. Tanım şöyle der: “Genellikle bireyin, gerçek ya da algılanan veya başkalarının fiziksel bütünlüğüne tehdit oluşturan olay veya olaylar yaşaması, tanık olmasıdır. Bireyin verdiği tepkiler yoğun korku, çaresizlik ve dehşet içerir.”

Travmanın en zor kısmı onu anlatma ya da açığa çıkarma çabamızdır. Sadece yaşanan hikayeyi değil, kelimeleri, duyguları, hisleri, düşleyebilmeyi ve sizin için birçok önemli konuda hafızamızla ilgili kayıplarımızı da ortaya çıkarır. Brene Brown’un bu noktada çok güzel bir söylemi vardır: “Hikayemize sahip çıkmamız zor olabilir ama bu, hayatımızı ondan kaçarak geçirmek kadar zor değildir. Savunmasızlıklarımızı kucaklamak tehlikelidir ama sevgi ve keyiften vazgeçmek kadar tehlikeli değildir. Hangisi daha risklidir? İnsanların ne düşündüğünü bırakmak mı, yoksa gerçekten nasıl hissettiğimizi, neye inandığımızı ve kim olduğumuzu bırakmak mı?” Travma, uzun bir yolculuk olduğu kadar, köklerimize dönmemiz için, onun psikolojik, fiziksel etkileriyle ve yarattığı etkilerin semptomlarını keşfetme ile geçer. Bu semptomları keşfettikçe de travma öncesi ve sonrası olarak adlandırabileceğimiz bir döneme girilir. Bu dönemde travmanın her bir parçası bir tarafa dağılmış ve toparlanmayı bekliyordur. Yaşamış olduğunuz travmanızı, anlamlandıramadığınız, tanımlayamadığınız zaman iyileşme süreci uzar ama onu anlamanız, sarılmanız, kabul etme sürecinde olmanız sizler için sağlıklı dönüşlerinin olacağının ışıklarını yakar. Theodore Roethke, “In a Dark Time” da söylediği gibi ‘Karanlık zamanlarda, göz görmeye başlar’. Travma anında yaşadıklarımızı unutabiliriz. Ancak anılar, görüntüler bilinçaltında depolanır. Daha sonra bilinçaltında depolanan tüm anılar, görüntüler tetikleyici olduğu anda kendini ortaya çıkarır.

Bessel van der Kolk, travma sonrası stres konusunda yaptığı araştırmalarla tanınan bir Hollandalı psikiyatristtir. Kolk, travma sırasında beynin mevcut anı deneyimlemekten sorumlu bölümü olan mediyal alın korteksinin konuşma merkezini kapadığını açıklar. Travmanın kelimelerle ifade edilememe durumu, tehdit veya tehlike sırasında beynin hatırlama becerisi azaldığından meydana gelen kelimelerin yetersiz kalma durumuna benzediğini söyler. Ayrıca, insanların travmatik deneyimlerini hafiflettikleri zaman prefrontal korteksin zayıfladığını ve bunun sonucu olarak düşünme ve konuşma zorlukları yaşadıklarını söyler. Tam olarak ne olup bittiği hakkında ya kendileriyle ya da başkalarıyla iletişim kuramaz hale gelirler.1 Travmalar etkisiyle bazen bambaşka bir insana dönüşebiliriz. Dışarıdan bakıldığında duvarları olan bir insan, ama ardımızda aynı zamanda beraberinde olan duygusal bir insan taşırız. Kendimize yeni bir kimlik yaratabiliriz. Bunların hepsi o kadar kırılmışlığın, yıpranmışlığın verdiği bir tür kendini koruma şekli olarak ortaya çıkar. En yakınlarımıza bile güvenemiyor, sağlamış olduğu destekleri göremeyebiliriz. Fırtınanın içindeyken size ana akım sistemden şu geliyor ‘hep böyle olacak, mahvoldun, bittin, bunun geri dönüşü yok, hiçbir şeye çare yok’ ama tüm bu ana akımın bize aktardığı mesajlar değişiyor, her daim değişiyor. Her şey geçiyor. Hiçbir şey sonsuza kadar devam etmiyor. İnsanoğlunun her şeyi tek başına halledebileceği büyük bir illüzyondur. Biyoloji kendimizle alakalıdır, destekle alakalıdır ve destek bu yüzyılda yaşayan insanların varlığını göremediği en büyük eksikliktir. Çok fazla düzensizlik, oryantasyon, entegrasyon bozukluğu var olduğundan desteği göremiyoruz. Kendi travma dilimizi oluşturup, ‘yalnız, tükenmiş, çaresiz’ ve daha birçok buna benzer kelimelerle dizginsiz ve kontrolsüz bir çember oluşturabiliyoruz. Acı veren her neyse ona karşı olan direnç kaçınmaya çalıştığımız o acının süresini uzatır. Zor ve derin olan soru bu travma olmasaydı ben nasıl biriydim? İç görüm ne durumda?  Bedeniniz ve nefesinizdeki hislerle, geçirilen sessizlik içimizde bir yere dokunur ve bir şey çağrıştırır. Hisler boşlukta buharlaşır gibi olur. İyileşebilmek için kaynak kendi içimizdedir, sadece gün yüzüne çıkmayı beklerler. Toni Morrison’un “Beloved (Sevilen)” kitabından: “Sallanabilen bir yalnızlık vardır. Kollar kavuşturulmuş, dizler karna çekilmiş, tutan, tutunan, bu hareket, bir teknenin sallanmasının aksine, sallananı düzleştirir ve sarar. İçeriden bir çeşit- deri gibi sıkıca sarılmış. Bir de amaçsız gezinen bir yalnızlık vardır. Hiçbir sallama onu aşağıya çekemez. Canlıdır, kendi başına. Kuru ve yayılan bir şey, kişinin kendi ayaklarının gitmesinden gelen sesi, uzaklardan bir yerlerden getirir gibidir.” Yalnızlığın gizli bir gücü vardır, bizi bambaşka insanlara çeker, bizler gibi yalnız olanlara. Gücüyle ıstıraba götürür, insanlığını bulmanı sağlamak için. Sevgiyi, hoşgörüyü aratır, bizi güçlü kılabilmek için. Ve finalinde ise bizi kendine çeker, bizi kutsar. Kendinizle kalın…

 

1.      Mary Sykes Wylie, “The Limits of Talk: Bessel Van Kolk Wants to Transform the Treatment of Trauma. “Psychotherapy Networker, July 16,2015, wwww.psychotherapynetworker.org/magazine/article/818/the-limits-of-talk.