ebrugenc @ baskentpostasi.com

Ülküler gökteki yıldızlar gibidir. Onlara belki ulaşamazsınız, ama onlara bakarak yönünüzü tayin edebilirsiniz. ( ALPARSLAN TÜRKEŞ )
  
Türk Milleti’nin tarih sahnesine çıktığı andan itibaren birçok ülküsü olmuştur, bu ülküler değişken olup, hiç bitmez. İslamiyet Öncesi cihana “Türk’ün Adaleti’ni” hakim kılmak olan Türklerin bu ülküsü; İslamiyet sonrası yerini “Allah’ın Adaleti’ni” cihanda hakim kılmak (Nizam- ı Alem) olmuştur. Bu yüzden hem İslamiyet Öncesi Dönemde hem de İslamiyet Sonrası Dönemde süregelen hedeflerin en önemlisi ise hiç şüphesiz Kızıl Elma’dır.
 
Kızıl Elma düşünüldüğü gibi elmadan yola çıkarak şekil almış bir tabir değildir, Eski Türklerde güneş ve ayı temsil eden ‘Kızıl Top’a dayandığı düşünülür. Bu simge bayrak ve tuğların tepesinde her daim bulundurulmuştur. Kimi zaman bu hâkimiyet sembolü olmuş ve düşmanın eline geçmemesi için çok iyi muhafaza edilmiş, kimi zaman zafer simgesi kabul edilmiş, genel manada ise günümüze dek ulaşmış olan anlamıyla kabul edilmiş; yani fethedilmek için hedef gösterilen ve neresi olduğu bilinmeyen yer olarak kabul görmüştür.
 
Tarih boyunca bu konuyu anlatmak isteyen çok kişi olmuştur. Türk Kimliğini tanıtmak isteyen herkes önce en kutsalımız olan ülkümüzü izah etme gayretine girmiştir. Bu yazıda elimden geldiğince onları size aktaracağım.
 
İlk olarak Yenisey Yazıtlarında karşımıza çıkan Kızıl Elma; Barluk Suyu boyunca Oğuzları batıya doğru göçe yönlendiren sebep olmuştur. Ergenekon Destanında da Demir Dağı aşmaya ve yeni yerler fethetmeye, yeni yurtlar tutmaya sebep yine Kızıl Elma’dır. Hayalini kurduğumuz ve sonunda sahip olduğumuz birçok yere Kızıl Elma desek hata etmiş olmayız.


 
Osmanlı Dönemi’nde daha da olgunlaşan bu kavram daha somut olarak çıkar karşımıza. İstanbul.. İstanbul’un fethinde Ayasofya’nın önünde bulunan ve Katoliklerin çok kutsal saydığı Justinyanus’un elindeki kızıl top tamamen somutlaşmış bir Kızıl Elma olmuştur bizim için.
 
Bu konuda birçok yazılıp çizilse de en güzel etkiyi Ziya Gökalp gibi, Ömer Seyfettin gibi, Ragıp Şevki Yeşim gibi, Hüseyin Nihal Atsız gibi büyük şair ve yazarlar yapmıştır. Kimi zaman iki aşığın vardığı yer olmuştur Kızıl Elma, kimi zaman padişah fermanı.
 
Maksadı gitmektir birliğe doğru,
Millî düşünceye dirliğe doğru.
Bilir bir gün millî irfan doğacak,
Yeni Orhun, yeni Turfan doğacak.
İçtamî bir yurt, kavmî bir tarih
Edecek Türklüğü taklitten tenzih.
 
Der Ziya Gökalp şiirinde ve Kızıl Elma’nın amacını bildirir bizlere.
 
Ömer Seyfettin de “Kızıl Elma Nerededir ?” isimli hikayesinde ruhumuza hitap eder ve bizlere hedefimizi ve o hedefi bize göstereni tanıtır.
 
Kanuni Sultan Süleyman, "kızıl elmaya kızıl elmaya, kızıl elmaya dek gideceğiz" seslerini kim bilir kaç zaman duyduktan sonra meraklanmaya başlar nedir bu kızıl elma diye. Kazaskerden, Defterdara, Nişancıdan, Bölükbaşına ve hatta Zabitlere kadar herkesi huzuruna çağırır ve şehzadeliğinden beri duyduğu Kızıl Elma’nın neresi olduğunu onlardan öğrenmek istediğini söyler. Tüm ahaliye dönüp, “Kızıl Elma neresidir, bilen var mı?” diye soran padişah çeşitli cevaplar alır bu sorusuna. Kimi Viyana, kimi Roma, kimi Çin, kimi Maçin, kimi Hint diye yanıtlar; fakat kimse hemfikir olamaz Kızıl Elma’nın neresi olduğuna dair... Padişah, anlamak istediği şeyi kimsenin bilmediğini görünce bir hayli gerilir ve Kazaskerlere dönüp, "yazık sizin ilminize!" diyerek öfkelenir. İçlerinden bir fâkih sonunda bu kınamaya dayanamaz ve öne atılıp "Padişahım, bu Kızıl Elma kullarınızın uydurduğu bir efsanedir, ne aslı vardır, ne de faslı. Bir hakikat değildir ki biz bilelim. Halk, bilmez söyler." Der. Kanuni Sultan Süleyman "Halkın dediği,  Hakkın dediği!” der; fakat Fâkih bu sözden anlamaz ve devam eder: "Bu bir hakikattir! Mademki halk söylüyor; halktan gelen ses, hakkın sesidir, mutlaka bir aslı vardır ama siz bilmiyorsunuz." Bunun üzerine mahcup olan ahali önüne bakarak mahcubiyetlerinden susmaktan başka bir şey yapamaz. Sonunda Padişah, İskender Paşa’ya halkın yani ordunun içine girerek " kızıl elma, kızıl elma" diye bağıran kişilerden üçünü rastgele seçip, padişahın otağına getirmesini emreder. İlki, el pençe padişahın huzuruna yeri öperek çıkar, padişah sorar: "kızıl elma, kızıl elma dersin, neresidir burası?” diye. Gariban korkarak, "herkes bağırır padişahım, ben de bağırdım.” der. Padişah öfkeyle tekrar sorar: "neye bağırdığını sormam, kızıl elma neresidir? onu söyle" der. Garip, tereddütsüz cevap verir: "-Padişahımızın bizi götüreceği yer!” “orası neresi?” “padişahımız bilir” diye yanıtlar. İkinci kişi de suali yine, "önümüze düşüp, bizi götüreceğin yer padişahım! “orası neresi?” “sen bilirsin padişahım." diye yanıtlar. Üçüncü kişiye de aynı soruyu sorar: “atınızın gittiği yer padişahım!” “orası neresi?” “neresi olduğunu ancak padişahım bilir.” der. Üçünün cevabında da bir fark yoktur ve padişah bu cevaplardan memnun olarak her birine hediyeler verir. Sonra padişah, "Gördünüz ya der, kızıl elma benim gitmek istediğim yer işte, hakkın beni göndereceği yer!" der.
 
Ragıp Şevki Yeşim de Kızıl Elma’yı bir kurgu ile anlatmış ve bu uğurda bir Türk neler yapabilir bunları anlatmıştır. Kitabın adı Kızıl Elma’dır ve eserde Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u Fethi sonrası yönünü İtalya’ya çevirmesi anlatılır. İtalya’ya casus olarak giden Türklerin yaşadığı sıkıntılara Kızıl Elma Ülküleri için nasıl dayandıkları ve nelerin üstesinden geldikleri anlatılır. Tek amaç vardır Roma Sn Pierre Kilisesi’ndeki kızıl topu almaktır; fakat Fatih yavaş yavaş zehirlenmiştir ve vefatının ardından burada bulunan casus askerler bu ideayı devam ettirememiş, Kızıl Elma’ya ulaşamamışlardır.
 
Günümüzde en tesirli Kızıl Elma çalışmalarından en tesirli olanlarından biri hiç şüphesiz Hüseyin Nihal Atsız’ın makalesidir. Burada büyük küçük tüm Türk Halkları’nın mutlak bir hedefi olduğundan ve bunu atalarından öğrendiğinden bahseder. Ülkü bilincine varan toplumların kazandığı güç ve ihtişamı anlatır. Kızıl Elma’nın en can alıcı birkaç cümlesini Atsız’dan alıntılamak istiyorum. Atsız Ata diyor ki;
 
“…… Biz ise bir yandan: “Bir Türk dünyaya bedeldir” vecizesine inanmış görünürken, bir yandan da kendimizi baltalayıp inkâr ettik. Büyüklükten korktuk. Küçüklüğü benimsedik ve millî ülkü ile delilik diye alay ettik. Güvenlik Konseyi’ndeki seçimler göstermiştir ki, ittifaklar yapmak, kimseden bir şey istememek, herkesle hoş geçinmek bir millete itibar sağlamıyor. Kızılelma Ülküsü’nü bir delilik sayacaksak, büyüklükten değil, yaşamaktan da vazgeçmeliyiz. “Tarihî görevini yapmış ve artık ölmeye yüz tutmuş bir topluluk” olmayı kabul etmeliyiz. Eski Asurlular, Hintliler, Romalılar gibi haritadan silinmeye razı olmalıyız. Buna razı değil isek millî ülkünün peşine düşmeliyiz ve demiryolu yapmakla birkaç fabrika kurmayı ülkü diye göstermek gafletinden çekinmeliyiz.”
 Şimdi şu soruyu soruyoruz kendimize;
Günümüzde de hala Kızıl Elma Ülküsü devam ediyor mu?
Cevap çok basit,
Evet! Azerbaycan’ın Karabağ’a girmesi Kızıl Elma fikrindendir, Türk Yurduna, binlerce yıllık Avşarların anavatanı Karabağ’ı katması tüm Türk Devletleri’nin en büyük arzusudur. Belki de Karabağ yeniden bizim olduktan sonra, sıradaki Kızıl Elma Doğu Türkistan’a doğru olur.
Bunu temenni ediyor ve sözümü Ziya Gökalp’in sözü ile noktalıyorum;
 
Demez taş, kaya
Yürürüz yaya
Türk’üz gideriz
Kızıl Elma’ya…